"Sıcak Nal" kapıya asılmaz!


İki Aylık Edebiyat Dergisi

31 Aralık 2011 Cumartesi

Eylül’ün Pornografiye Açılan Merdivenlerinde Bir Jüpon: Mehmet Rauf


Makbule Aras
Sıcak Nal, Eylül-Ekim 2010, sayı 4. 



Mehmet Rauf denince akla ilk gelen, hiç kuşkusuz Eylül romanıdır. İkincisi ise bu romanın unutulmaz fetiş nesnesi “eldiven”dir. Roman kahramanlarının adları ise zamanın oyunbaz ellerinde ters yüz edilmiştir sanki. Kadın kahramanın adı Suat, erkek kahramanın adı Süreyya’dır. İşte bu ad seçimi de yazarın hiç düşünmediği garip bir ayrıntıya dönüşerek kahramanların adlarının hafızalarda yer etmesini sağlamıştır.

Eylül, Servet-i Fünun’da 1900’de tefrika edilmeye başlanır. Kitap olarak yayımlandığı tarih ise 1901’dir. Suat ve Süreyya’nın evlilikleri odağında gelişen romanda Süreyya’nın amcaoğlu Necip’in kadraja girmesiyle birlikte ritim yükselmeye başlar. Necip, Suat’a âşık olur ve bir süre sonra Suat’ın kalbi de bu yasak aşk tarafından işgal edilir. Yazar her iki kahramanın da ruhunu didik didik eder, okurunu imkânsız aşkın insan ruhunda açtığı uğultulu, dipsiz kuyuya doğru çekip götürür.

Eylül’deki aşk tende değil ruhlarda yakıcı ürpertilerle gezinip durur ve okur bir sayfadan öbürüne bu ürpertilerin izlerini takip ederek geçerken tıpkı romanın kahramanları gibi hummalı bir hastalığın pençesine düşer.  Roman boyunca hareket halindeki aşk magması zaman zaman yeryüzüne sızar. Kurguya bakıldığında yazarın işte bu magmanın yeryüzüne sızdığı noktaları,  son derece ustaca kurgulanmış ayrıntılarla görünür kıldığı fark edilecektir.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Öykünün Güdük Ağacı

Selçuk Orhan
Sıcak Nal, Temmuz-Ağustos 2011, sayı 9. 


90’lı ve 2000’li yılların öykü dergilerinde dikkate almaya değer bir nokta var: Birçok derginin hemen her sayısında, “öykü” ya da “yazmak” üstüne en az birkaç öykü yer almış. Kimi zaman, yazarın yazma anının somutlaştığı bir imgeyle başlanmış; örneğin, bilgisayar ya da daktilosunun karşısında, yazdığı ilk cümleyi izleyen bir yazar... Kimi zaman öykünün ya da anlatmanın ne olduğu üstüne konuşan bir karakter devreye giriyor. Bu kendi üstüne kapanma hali o dönem için güncel edebiyatın tıkanıklığına ilişkin bir ipucu da taşıyor: Yazar, öncelikle kendi pratiğini ortaya dökerek okurun beklentisini yönetmeye çabalıyor. Diğer bir deyişle, öyküye, öykünün neliğini ya da en azından nasıl doğduğunu konuşmadan giremiyor- çünkü tasavvur edemediği o korkunç okurun bir öykü okumak için henüz bir gerekçesi olmadığına inanıyor.

Öykünün kendisinden söz etmesinin bildik bir teknik olduğu, bu metinlerde yazarların niyetinin tek tek ele alınarak incelenmesi gerektiği söylenebilir. Ancak yazma anının, öykü patlamasının yaşandığı söylenen belli bir dönem boyunca sıklıkla konu edilmesi, (üstüne üstlük bu yöntemle yazılmış metinlerin neredeyse hiçbirinin aklımızda yer etmemiş olması) yaygın bir sorunun göstergesi sayılmalı. Geçtiğimiz 10-20 yılın öykücülüğünde “yazmak” işinin kendisi çok kafa kurcalamışa benzemektedir. Psikolojik bir açıklama: Kendini yazmaya zorlamak, yazma işinin kendisini öykünün konusuna dayatabilir; bu biraz acı ama sözünü ettiğimiz öyküler özelinde doğru olabilecek bir gerekçe.  

Eleştirel bir not daha: 90’lı ve 2000’li yıllarda öykücülüğümüzde bir patlama yaşandığı söyleniyor, oysa dönemin değerlendirmelerine göz atıldığında bir yetersizliğin sıklıkla vurgulandığı da gözden kaçmıyor. En ortalama örneklerden biri sanırım, Adam Öykü’nün editörlüğünü üstlenen Semih Gümüş’ün yeni ya da genç yazarlar üstüne söyledikleri.

8 Aralık 2011 Perşembe

ONLAR TOPLANTISI'NA DAVETLİSİNİZ

Sıcak Nal dergisi yayın hayatına Mart 2010'da başladı. Sıcak Nal'ı heyecanla hayal ederken, ne yayınlayacağımızı önceden bilmeyi reddettik, yeniyi kendi bilinmezliği içinde, kalıba sokmaya uğraşmadan kabul ettik. 'Başka bir öykü'ye, başka bir bakışa platform olmak, yaratıcı, yol açıcı girişimlere hem yer sunmak, hem de doğumlarına katkı yapmak istedik. Deneysel edebiyatla, avangardla, biat etmeyenle, vasatistan sınırını kaçak geçenlerle, kendi bildiğini yazanlarla flört etmeye dikkat ettik. Ne piyasaya göre hizaya girecektik, ne de kariyerist koalisyonlara metelik verecektik. Haliyle, bu kadar iddia bizi yordu! Boğazımız kurudu, Kadıköy'e indik. Derken, Kadıköy'de, aklımıza, neden her şey metinselmiş gibi davranıyoruz, yüzyüze de konuşalım, tartışalım, beraber olalım, beraber bakalım, ne yapacaksak yapalım ama bu sefer başbaşa yapalım dedik. Sıcak Nal adına bir dizi Öykü Günleri tertipleme fikri işte böyle doğdu. 'Onlar Toplantısı', 10 Aralık 2011'de, Kadıköy'de, Gümüş Kafe'de, bu seriyi başlatma gayesiyle açılacak. Herkes davetli.

1 Aralık 2011 Perşembe

11. Sayının Sunu Yazısı:

Farmville Sanattır!

Gazetelerdeki kültür sanat sayfalarının, kültür sanat dergilerinin video oyunlarına gereken saygıyı duymasının zamanı gelmedi mi? 'Oyun'a genel olarak daha fazla saygı duyulması gerektiği de söylenebilir belki, ama özellikle bilgisayar ekranlarını, interneti ve konsolları kaplayan oyunları sanatın içinde okuma, sanat terimleriyle birlikte okuma zamanının geldiği açık. Sıcak Nal'da iki sayıdır bu yönde bir genişlemenin egzersizlerini yapıyoruz. Selçuk Orhan, Kemal Akay ve John Lancaster'ın yazılarıyla oluşturduğumuz dosyanın davet yanı böyle ortaya çıkıyor.

Feride Evren Sezer'in çevirisiyle sunduğumuz Thomas Jones'un Pynchon üzerine yazısı ise 10. sayıda öne çıkardığımız avangard dosyasına ve önceki Pynchon vurgumuza göz kırpıyor. Melike Koçak'ın Sevim Burak'ın çalışmasını okumadan geçirdiği yazısıyla birlikte bu iki metin yenilikçi edebiyat çizgisini dört koldan didikleme uğraşımızın bir neticesi durumundalar. Gary Lutz ve Sharon Olds'dan yaptığımız çeviriler de bu çerçevede değerlendirilebilir.

18 Kasım 2011 Cuma

Bu Gece Yalnız Yazacaksın


Nazlı Karabıyıkoğlu


Umut Y. Karaoğlu’nun ilk öykü kitabı Deli Heybesi’ni yavaşça çıkarıyorum heybemden. Kol saatime bakıp saat tam 4.30’da okumaya başlıyorum. Cebimden çıkardığım el aynasında yüzümün satırdan satıra nasıl seğirdiğini, değişip kasıldığını, dudaklarımın yukarı doğru nasıl büküldüğünü izliyorum. Telaşa kapılıyorum. Okuduklarım, uzun zamandır okuduğum diğer kitaplardan daha değişik sesler çıkarıyor; soluk aldırtıyor kimi cümleler bana.

Karşımda kapı, aynanın gösterdiği yere bakıyordum: Kendimin yokluğundan oluşmuş boşluğa… yalnızca bir çift gözdüm artık. Bu kadar kolaydı; bir adım atınca yok olup, bir çift göze, bir bakışa dönüşebiliyordu demek insan.
(El Aynası öyküsünden)

Öyküden öyküye sekerken ayakkabımın teki sayfaların birinde kalıyor. Gidip suyunu tazyikle boşaltan, soğuğu sıcağına karışmış musluğu açsam. Yüzümü yıkamayı düşünüp saatlerce akan suya baksam. Homofobiyi düşünsem o esnada. Tavuk kemiklerini ve homofobiyi. Ellerime baksam sonra.

Tırnaklarımın arası simsiyah mürekkepli öykülerle dolmuş. Tırnak makasını çıkarıp çekmecemden, bir bir kesiyorum tırnaklarımı. Kesikleri toplayıp peçeteye sarıyorum. Çay bardağını dudaklarıma götürüyorum; boğazım ılık, yapışkan bir sıvıyla gıcıklanıyor. Uyuz köpeklerin havlayışını içmeye çalışmışım meğer, sondan başa, baştan sona, sondan sona gitmişim. Adı olmayan ellerin pençeleri altında buruşmuş omzum.

17 Kasım 2011 Perşembe

İskele çıktı!

Nazlı Karabıyıkoğlu,1985’te Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirdi. İngilizce ve İspanyolca eğitimi aldı. Öyküleri “Varlık”, “Kitap-lık”, “Sözcükler”, “Özgür Edebiyat” ve “Sıcak Nal” dergilerinde yayımlandı. Hazırladığı “Delistan” adlı ilk dosyası “Naci Girginsoy Öykü Ödülü”nü aldı ve sembolik olarak kitaplaştırıldı. İkinci öykü dosyası “Düş Çeperi”, 2010 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri”nde dikkate değer bulundu.
“İskele” yazarın ilk öykü kitabı.
  
Nazlı Karabıyıkoğlu, ilk öykü kitabı “İskele”den gizemlerle dolu insan coğrafyasına küçük gemiler halinde tasarlanmış öyküler yola çıkarıyor. Her öykü, imgeler ve anların büyüsüyle öylesine ustalıklı bir biçimde kurgulanmış ki, insan coğrafyasının okyanuslarına ait o devasa dalgalara rahatlıkla göğüs gerebiliyor.

“İskele”nin “Serseri Yengeçler” ve “Grotesklere Konu Olabilecek Alışkanlıklar” adlı iki ayrı noktasından kalkıyor öyküler taşıyan o küçük gemiler. “Serseri Yengeçler” bölümünün ilk öyküsü “Adaevveda”, küçük bir çocuğun gözünden 12 Eylül travmasının izlerini boşaltıyor denizin dibine ve aynı denizin dibinden başka başka öyküler bulup çıkarıyor. Kitabın ikinci bölümünde ise yazar, birbirinden ilginç ve özgün karakterler aracılığıyla saplantı haline dönüşen alışkanlıkları, ironi yüklü bir dille eşeliyor insan ruhunun derinliklerinde.

16 Kasım 2011 Çarşamba

Gitmelerin Öyküsü


Arzu Eylem


Günün birinde “Gitmeden yazamam değil mi gitmelerimi” (s.89) derse bir yazar, inanmayın. Çünkü yazar için gitmek kelimelerle yol kat etmektir. Dolaşmaktır yaşamışlıkların, hikâyelerin arasında. Hatta bazen bir öykünün içinden geçmek, bulunan ilk köşeye kıvrılmaktır...  Bazen uzun uzun bakmaktır gitmek,  gidenlerin ardından.  Durduğu yerde gitmek istiyorsa yazar kelimelere sarılır… Günlerce gitmelerini yazar… Adı gitmeler güncesi olur.

İlkiftar Ezberci’nin ilk kitabı gitmeler güncesi,  pek çok yazınsal türün bir araya getirildiği öykü kitabı. Kurguyu bütünleyen ve öyküleri buluşturan anlatı tekniği.  Metnin isimsiz anlatıcısı, şiirden mektuba, fotoğraftan müziğe, felsefeden siyasete pek çok tartışmaya girerken aynı zamanda da öykülerini kurar. Zaten metnin ana izleğini düzenleme fikri oluşturur. Yaşamın, yazının, düşüncenin düzenlenmesi, karşıtı olan dağınıklıkla birlikte ele alınır. Bir başka deyişle belki de edebiyatta alışılmış biçimle onu reddeden yazma eylemidir konu edilen…  Bir yandan kural koyarken diğer yandan o kuralları kendi anlattıklarıyla yıkan; kuralsızlığı savunurken kendi kurallarını yaratan biri gibidir metnin anlatıcısı.

Dağınıklığı yaratan monologlar ve zihin akışıdır. Yazar bu dağınıklığı düzene koymak içinse tek yanlı diyaloglar kullanır ve karşımıza anlatıcının dışında biri daha çıkar: Hatice Hanım. Anlatıcıyı çizdiği dünyaya dair düşüncelerinden, Hatice Hanım’ı ise anlatıcının ona seslenişinden tanırız. Buna rağmen yazar kişileri belirgin kılmaz. Hatice Hanım hakkında tek bildiğimiz anlatıcının eviçi yaşamını düzenlemesine yardımcı olmasıdır. Sadece ev işlerine mi? Metnin geçişlerine de Hatice Hanım yardımcı olur sanki. Yazar dağınıklığı sezdiği an, başka bir anlatıya başlayacağı zaman ona seslenir. Ve anlatı zamanına dönülür. Anlatıcı yazdıklarıyla arasına özellikle mesafe koymaya çalışmaz fakat kişisel olanı anlatırken kalem sürekli dışarıya taşar.

15 Kasım 2011 Salı

Kim Bu Yaygaracılar?


Arzu Eylem


"Hakikatin/Gerçek'in ağırlığı bizim dayanabileceğimizden çok daha güçlü ve şiddetlidir; bizi gömebilir... Gerçek, gücü ya da şiddeti ve bizim kuvvetimiz ya da bu şiddete dayanabilme kapasitemiz arasındaki farklılık nedeniyle ulaşılmaz olarak algılanır. -ona yalnızca gölgelendirerek ve belli bir dereceye kadar biçimini bozarak yaklaşabiliriz." (1)


Gerçeğin Kendinden Başka Kimi Var ki?

Şimdi size dille gözün, kulakla sesin ayrı düştüğü bir dünyadan sesleniyoruz. Dahası aynaları çatlatan imaj dünyasından. Aynadaki yansımasıyla çarpışıp yaygarayı koparan ruhlardan… Ama biz karşıdan bakmalıyız. Post modern çağın getirdiği karanlıkta yürürken, ışığa kanmadan gerçeği aramaktan vazgeçmemeliyiz. Sanatta gösterenin, gösterileni tam olarak yansıtamadığı, sözün/sözcüğün düşünceyi birebir aktaramadığı anlam denizinde boğulmadan yüzmeliyiz. Bilinçdışını henüz oluşmamış sayarak, düşleri kirli gerçeğin kollarından söküp alarak... Çünkü bugünlerde herkes gerçeğin peşinde koşmaktan yorgun, kendi gerçekliğine sarılmış gidiyor. Kalabalıklar içinde var olmaya çalışıp, sonsuz görüntüler içinde kendi görüntüsünü arıyor. Fransız felsefeci Jaques Lacan’ın “tanınma arzusu çağı”  adını verdiği dönemde, bilinç kendi dışında oluşanı kendisi sanıp, kimliğini dışarıdan ediniyor. Jean Baudrillard’ın dediği gibi gerçek kopya çekiyor. Peki, öyleyse gerçeküstü ne yapıyor?

Ilgın Yıldız Yaygaracı Ruhlar kitabında bunun cevabını arıyor. “İki.” adını verdiği öyküsünde anlatıcısının dilinden, “Gerçeküstü bir dünya bu, öylesine gerçeküstü ki, gerçeküstülüğün bir anlamı kalmıyor.” (s.22)  diyor. Fakat yazar, arayışında yolu tersinden yürümeyi tercih ediyor.

14 Kasım 2011 Pazartesi

TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı

KOMŞU YAYINLARI (YASAKMEYVE & SICAK NAL) TÜYAP İSTANBUL KİTAP FUARINDA: SALON NO:3 / STAND NO: 103 E

11 Kasım 2011 Cuma

Kuleler, Sandalyeler ve Diğerleri


Nazlı Karabıyıkoğlu
Sıcak Nal, Ocak-Şubat 2011, sayı 6.


Yine.
Sandalye altında gittikçe küçülürken, jöle kıvamındaki bedeni sandalyeden titreye titreye taşmasını durduramıyor, zemine her saniye biraz daha yaklaşıyor.
“Bir tane daha?”
Sorunun sahibi Kemal, Ali, Cem, Mehmet ya da Mustafa.
Evet manasında salladığı başı ağır geliyor boynuna. Bu biradan sonra, söyleyecek artık ona. Koca bira bardağını dikiyor kafasına. Alkol yüklemesi cesaretini arttıracağına, tavşan deliğine biraz daha tıkıyor onu.
Yeri yalamadan önce söylemeli. Çabucak:
“Yapamıyorum ben,” diyor. “Ayrılmak gerek Kemal.”
Bu kez Kemal. Özgürlüğümü ver, kendininkini al.
Özgürlük fiili ağzından çıkar çıkmaz yerden bir karış yükseliyor. Kemal ise sessiz bir an duruyor. Birasını bitirip bir yenisi ısmarlıyor. Sonra tıpkı diğerleri gibi aynı soruları sorup, ikna olacağı cevapları almaya çalışıyor. Gözleri nemleniyor, bağırıyor, ağzını zincirleme sigaralara boğuyor, sövüyor, elindeki yaranın kabuğunu koparıyor.

4 Kasım 2011 Cuma

"Köpekdişi"nizle Oynamayın, Sallanır



İbrahim Halaçoğlu
Sıcak Nal, Ocak-Şubat 2011, sayı 6.


Oyun yaratmak için normu dönüştürmek gerekir.
Oyun sahasında çimler siz ne renk isterseniz o renk çıkar.
Her şey hazır olunca oyun başlar.
Katılmanın ilk şartı kuralları kabul etmektir.

Giorgos Lanthimos’un 2009 yapımı filmi Köpek Dişi (Kynodontas), selüloidin içine çok katmanlı bir oyun kodluyor. Beş tane asal oyuncu var: baba, anne, kız, diğer kız ve oğlan. Oyunu anne ve baba açıklanmayan bir sebepten dolayı tasarlamışlar. Çocukları korumaya çalıştıklarını sezilebiliyor. Temel prensibi çocukları ergenliklerine hapsetmek olan bir oyun. Şehir dışında, bahçeli ve havuzlu büyük bir evde yaşayan üç çocuklu bir aile. Evin etrafı yüksek duvarlarla çevrili. Her gün yapılması gereken idmanlar, çözülmesi gereken matematik problemleri, içilmesi gereken portakal suları var. Çocuklar büyük ihtimalle doğduklarından beri sadece bu evin içini görebilmişler. Televizyonun yalnızca aile videolarını izlemeye yaradığını sanıyorlar. Frank Sinatra’nın Fly me to the Moon yorumu ünlü bir şarkıcının performansı değil, büyükbabalarından gelen sevgi dolu bir mektup gibi sunuluyor onlara. Uslu dururlarsa ya da performans ödülü olarak verilen çıkartmalardan yeterince toplayabilirse, havada uçarken bahçelerine düşen uçakları hak edebileceklerini biliyorlar. O uçaklar binlerce fit yukarıdayken ne kadar küçük görünüyorlarsa bahçeye düşmüşken de o kadar küçükler. (Perspektif kodu çocukların kafasına boş küme olarak girilmiş.) Dışarıda hayat, evet, var. Hatta çocukların şimdiye kadar hiç görmedikleri ağabeyleri dışarıda, bahçe duvarının ardında yaşıyor. Onlar dışarı çıkabilirler mi? Hayır. Hiç mi? Köpek dişleri düşerse eğer, çıkabilirler. Araba sürebilirler mi? Hayır. Hiç mi? Düşen köpek dişleri geri çıkarsa eğer, sürebilirler.

26 Ekim 2011 Çarşamba

Behçet Çelik ile Söyleşi





Diken Ucu Kime Batmaz?



Ebru Berber
Sıcak Nal, Kasım-Aralık 2010, sayı 5.


Ebru Berber: Kitabınıza adını veren içerisindeki öykülerden biri olan “Diken Ucu” adlı öykü mü, yoksa kitapta yer alan tüm öykülerin kahramanlarının hayatları Diken Ucu’nda mı gizli?

Behçet Çelik: Her ikisi de denebilir. Kitaba isim ararken kitaptaki öykülerin büyük bölümünü kuşatacak bir başlık olarak “Diken Ucu” uygun göründü. Bu öyküyü yazarken “diken ucu”nun öykünün adı olabileceğini düşünmüştüm, sonradan kitabın da adı oldu. Bu öykünün anlatıcısının eskilerde kalmış bir arkadaşı, teninde saplı kalmış bir diken ucu gibi, zaman zaman sızlıyor. Öbür öykülerde de böyle bir sızı var. Bu, kimi zaman eski bir ilişkinin karşı tarafı, ama kimi zaman da öykü kişisinin kendi geçmişi, yaptıkları, yapamadıkları, hatta bugünü. Diken ucu, bir hatırlatıcı aynı zamanda. Aman, çok değiştik, çok yol kat ettik, neler gördük geçirdik, dediğimiz anda batıveriyor. Bazı yanlarımızın iyileşmeden kaldığını, geçmişimizle hesabımızı kapatmadığımızı, biraz da bu yüzden bugünümüzün de bir şeye benzemediğini hatırlatıyor. Sıradanmış gibi görünen anların öyküsünü yazmayı seviyorum, ama bu anların anlatıldığı yerde öykü kişilerinin “büyük hikâyeler”inden de bir şeyler anlaşılsın istiyorum. O andaki tepkilerin, duruşların, sözlerin çok daha geniş zamanları bize duyurmasını; öykü kişilerinin geçmişlerinden, tutkularından, özlemlerinden, çıkışsızlıklarından, boşvermişliklerinden... bir şeylerin o âna belli belirsiz aktarıldığının hissedilmesini istiyorum. “Diken Ucu”, bu anlamda öyküleri kurarkenki yaklaşımımı da bir parça duyuran, kitapta nasıl öyküler olacağı konusunda belli belirsiz bir şeylere de işaret eden bir başlık gibi görünüyor bana.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Mehmet Zaman Saçlıoğlu'yla Söyleşi



Keçinin Baktığı Yerde Dünya Bir Bütün


Can Özoğuz (Öykücü)
Sıcak Nal, Temmuz-Ağustos 2010, sayı 3. 

“İki ve Keçi”nin yolcularını taşıyan mavi yolculuk teknesi, çok eski zamanların akıntısına terk edilmişçesine, devasa havuçlara benzeyen kayalıklardan oluşmuş bir adaya yanaşır. Adanın görüntüsü yolcuları etkiler. Öykücü, kaptana adanın ismini sorduğunda aldığı “Dişlice Adası,” yanıtını pek beğenmez. Bu gizemli adanın ismi değişmelidir. “Öykü Adası olsun ismi,” der. Öykü Adası’nın kıyısına bağlanan teknede, geceyi, sabaha kadar adadan gelen garip uğultular duyarak geçirir yolcular. Ve gece, Öykücü’nün aklına eski zamanlara uzanan masalımsı -hâlâ yazılmamış- bir öykü düşürürken, aynı teknenin güvertesinde uyku tulumunda yanında yatan Zaman’ın (Mehmet Zaman Saçlıoğlu) kulağına ise mitolojik dönem tanrıları bir roman fısıldar. Bir devin nefes alışı gibi ses veren kayaların arasından sıkışıp geçen rüzgâr, Mehmet Zaman Saçlıoğlu’na yeni kitabının öykülerini Olympos dağının zirvesinden getirir. Gecenin lacivert yalnızlığında, öykü mürekkebi zamana damlaya başlar.

Son noktası konduğunda, “İki ve Keçi” Edip Cansever’in,“Doğanın bana verdiği bu ödülden çıldırmamak için iki insan gibi kaldım, Birbiriyle konuşan iki insan…” dizeleriyle biter.

Aradan bir yıl geçer, yeni bir mavi yolculuk öncesi, sevgili Zaman’la, Sıcak Nal’ın 3. sayısı için mürekkebi henüz kurumamış bu eseri hakkında aşağıdaki söyleşi yapılır.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Kulak

Ilgın Yıldız
Sıcak Nal, Mayıs-Haziran 2011, sayı 8.


Herkes görüyor sizi, onu yaparken, ne yapıyorsanız.
Kulak. Kulakla yaşadığım şey buna benzer bir duygu veriyor bana.
O gün telefonla veya bizzat kapıma gelerek bana ulaşan kişiler, bilmemeleri gereken bir şeyler biliyorlardı. Kulağı bilmeleri ihtimali bile, bu ihtimal bile beni ürkütmeye yetiyordu. Gerçekten bildiklerini bilmek ise beni uçurumun kenarına götürebilirdi. Şimdi uçurumun dibinden yukarı bakıyorum. Ama gördüklerime inanmıyorum.
Bir kulak yüzünden öldüğüm için zavallı addediyorum kendimi şimdi. Bir zavallı. Gülümsüyorum.

Telefonun ahizesini, o kulağa değil, diğerine dayayarak konuştum önce. Günlerce.
Bir gün, bir arkadaş, sesimin tuhaf geldiğini söyledi.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Pınar Selek ile Söyleşi



“Hayatın gerçeklerinden özgürleştim” 


Sema Aslan
Sıcak Nal, Temmuz-Ağustos 2011, sayı 9, Takip.


Mısır Çarşısı'nda meydana gelen patlamayla ilgili aldığı beraat kararı Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından bozulan ve bu karar Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından onaylanan Pınar Selek'in yaşamaya mahkûm edildiği kâbus bitmiyor. Kâbus akan suya anlatılınca başa gelmez derler; Pınar Selek’in 13 yılını anlatacağı bir su, güçlü bir akıntı bulması lazım geliyor bu durumda. Buluyor da… Su gibi akıp giden bir roman yazıyor: “Yolgeçen Hanı” (İletişim Yayınları, 2011).


Selek, bu ilk romanında, yolları Yedikule’de kesişen insanların 12 Eylül darbesiyle sarsılan hayatlarını anlatıyor. Onları birbirleriyle buluştururken, okuru da ‘yitirilmiş olan’la buluşturuyor. 

26 Eylül 2011 Pazartesi

10. Sayının Sunu Yazısı:

AVANGARDIN YENİ YERİNE DOĞRU

  Sıcak Nal edebiyatta yeni olanı, deneyselliği, ezbere gerçekçiliğe dayanan merkezin dışını tararken bu kez de avangardın peşine düşüyor. Tarihsel avangard olarak da bilinen erken dönem avangardlarından 1960'ların neo-avangardlarına ve bugün avangardın hallerine uzanan bir yolculuk bu.  Edebiyatın vasatistan tarafından dayatılan sınırların her zaman ötesinde geliştiğine dair bilgiyi izleyerek bu sınırsızlığı geri tesis etmenin yollarını arıyoruz. Edebiyattan çok uzaklaşmadan farklı disiplinlere de uzandık bu amaçla. Müzikte witch-house'a performansta Voyna'ya baktık, tarihsel avangardın politik avangard ile ilişkisini sanat ve anarşizm ve bir Ed Ruscha incelemesi üzerinden izledik, dünya avangard edebiyatına ülkemizde sayfalarında en çok ve sistemli biçimde yer veren kültür dergisi Underground Poetix'in kapısını çaldık ve yaklaşımlarını tartışma imkânı bulduk, ve de en önemlisi bir neo-avangard edebiyat pratiği olarak ünlü yazar Kathy Acker'a odaklandık. Acker ülkemizde hem kısmen tanınıyor, hem de üzeri örtülü vaziyette. Yıllar önce çevrilen kitapları bugün bulunamaz durumda. Pek çok eseri çevrilmiş değil. Dahası nasıl bir sanat görüşünü ortaya döktüğünü, nasıl bir edebiyat anlayışını temsil ettiğini tartışabilmiş değiliz. Deneysel edebiyat dosyamızda da altını çizdiğimiz gibi deneyselliği bir marjinallik olarak değil, edebiyatın bizzat kendisinin ana gelişim yeri olarak okuyoruz. Kathy Acker'ı da bu çerçevede ilginç bir figür olarak değil 20. yüzyıl edebiyatının belirleyici bir figürü olarak ele aldık. Bu noktada farklı bir de yaklaşım sergileyerek, Acker'ın serüvenini heyecan verici bir beğeniyle betimleyen  Peter Wollen'ın denemesinin yanı sıra Ackervari edebiyata soğuk bakan konvansiyonel bir eleştiriye de sayfalarımızda yer verdik. Yeniliği coşkuyla kucaklayan ile 'ne bu şimdi' diyen bir arada karşınızda kısacası. 

16 Eylül 2011 Cuma

Deli Heybesi çıktı!

Umut Y. Karaoğlu, 1982’de Çerkezköy’de doğdu. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. 2004'ten bu yana, öyküleri ve yazıları çeşitli dergilerde yayımlanıyor. "Deli Heybesi" ilk öykü kitabı. 

Deli Heybesi içinde on yedi öykü, on yedi nesne taşıyor. Umut Y. Karaoğlu bu ilk öykü kitabında bakışın, bakılanın, aynadaki görüntünün ve boşluğun izini sürüyor.

Birbirinin içine geçen, birbirine dönüşen, incelikle işlenmiş bu öykülerin arkasında, karanlıkta yazan, ilham öcüsünden kaçarken önce söze, sonra yaşama tutunan bir yazar var; köpeklerin, kedilerin, nesnelerin, köyün delisinin, o adamın ve o kadının gözünden anlatısını sil baştan kuruyor, korkusuyla, kendisiyle yüzleşiyor.

10 Eylül 2011 Cumartesi

Mısır Devrimi: Yerinden İlk İzlenimler


Mohammed A. Bamyeh
Sıcak Nal, Mart-Nisan 2011, sayı 7, çev. Süreyyya Evren


  İhtimallerin bu denli düşük görüldüğü bir devrimin böylesine hızla ve beklenmedik bir şekilde devinim kazanabildiği daha önce hiç görülmemişti. 25 Ocak'ta başlayan Mısır Devrimi liderlikten yoksundu ve çok az örgüte sahipti: ve devrim belirleyici olayları, 28 Ocak Cuma günü, internet ve telefon dahil tüm iletişim teknolojilerinin engellendiği bir günde yaşandı; siyasi hayatındaki sükunetle, otoriter sürekliliğin çok uzun bir mirasıyla ve 2 milyondan fazla insanı barındıran devasa baskı aygıtıyla bilinen büyük bir ülkede gerçekleşti. Ama o gün, 30 yıldır kök salmakta olan ve ölümsüz gibi gözüken Hüsnü Mübarek rejimi, protestocuların büyük çoğunluğunun hayatta gördükleri tek rejim olan bu rejim, bir günde buharlaşıverdi.
  Rejim iki hafta daha hayatta kalma mücadelesi verdiyse de pratikte bu dönemde pek bir hükümetten sözedilemiyordu. Tüm bakanlıklar ve hükümet binaları kapanmıştı, ve 28 Ocak'ta neredeyse tüm polis merkezleri yakılmıştı. Ordu hariç bütün güvenlik görevlileri ortadan kaybolmuşlardı, ve ayaklanmadan bir hafta sonra, sadece birkaç polis memuru tekrar ortaya çıktı. Mahallelerde güvenliği halk komiteleri devraldı. Her yerde birbirini tanımayan insanların bilerek ve bir amaç çerçevesinde birlikte hareket edebildiğini görmekten doğan bir patriyotizmin kolektif gurur olarak ifade edildiğine tanık oldum.  Takip eden on gün içinde, Mısır'ın neredeyse her noktasında milyonlar toplandı, ve yüce etik değerlerin -topluluk ve dayanışma, diğerleri için özen, herkesin onuruna saygı, herkes için kişisel sorumluluk hissetme- tam da hükümetin ortadan kalkmasından doğduğunu fiilen görmek mümkündü.

1 Eylül 2011 Perşembe

Modern Abi'den İran'a Notosça Dersler

Makbule Aras
Sıcak Nal, Mayıs-Haziran 2011, sayı 8, Takip.


  Halklar ve edebiyatları üzerine herkes istediğini söyleme özgürlüğüne sahiptir elbet ama söylediklerimizin reel düzlemde bir dayanağının olması ve her şeyden önce de ne söylediğimizin anlaşılır olması gerekir. Şair Hayri K. Yetik’in Notos dergisinin son sayısında (sayı 27) “Uyuşturucuya Dönüşen Farsça Anlatılar” başlığı altında talihsiz bir yazısı yayımlandı. Yazının, derginin “editörlüğü” sorguladığı sayıda yayımlanmış olması ise başlı başına bir skandala dönüşmüş; zira benim saptayabildiğim kadarıyla dört sayfayı bulmayan sözkonusu yazıda toplam 16 evet, tam 16 anlatım bozukluğu var. Yazıdaki dilin amatörlüğüne bir de bu anlatım bozuklukları eklendiğinde ne söylendiğinin anlaşılması için dönüp tekrar tekrar okumayı dayatan tam da “editörlük zor sanat” sayısına kapak olacak cinsten bir sonuç çıkmış ortaya!

 Hemen başlıktan başlayarak kendini gösteren indirgemeci/küçümseyen/yargılayan bakışı, yazının tamamında görmek mümkün. Hayri Bey belli ki İran edebiyatı üzerine bazı araştırma(ma)lar yapmış hatta öyle ki kronolojik düzlemde bir edebiyat tarihçiliğine bile soyunur gibi olmuş. Bu edebiyat tarihçiliğinin nesnelliğinden, bilimselliğinden söz etmek elbette mümkün değil. Beni bu yazıyı yazmaya götüren ise içerikten önce yazıdaki üslup oldu. Bir ulusun edebiyatı üzerine ahkam keserken her şeyden önce bunu yapacak donanıma sahip olmak gerekir ki söz konusu yazı, bize bunun ipuçlarını vermiyor; aksi takdirde Türk edebiyatını Nâzım’dan, İran edebiyatını Sadık Hidayet’ten ibaret görerek iki edebiyatı birbiriyle kıyaslamaya girişen “bakın bizim edebiyatımız daha gelişmiş” diyen bir üslupla karşılaşmazdık.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Alakarganın Sise İlticası

 Uğur Büyüktezgel
 Sıcak Nal, Mart-Nisan 2010, sayı 1.                                                            

 “…Gökyüzü kargaların olanaksızlığıdır…”
                                                                                           Franz Kafka

    Uzun ve rengi kaçmış, genç kızlığında çeyizini hazırlarken boyun kısmına işlediği patiska gerdanın teyel yerlerinden sökülüp, bir tür boyunbağını andırdığı geceliği bacaklarından kayıp suyunu ısıttığı güğümün yanına düştü.  Kalçaların dibi beze tutmuş, mosmordu. Çoraplarını diz altlarına kadar sıvamıştı. Sutyeninin kopçalarını açmadan, boynundan çekerek çıkardı. Meme uçları iri tüylü, esmerdi. Neredeyse çeyrek asır sonra ikinci kez gebe kalışının ilk ayları, göbek derisi yeni yeni kalınlaşmaya yüz tutmuştu. Kaynar suyun ılıyıp ılımadığını ayakucunu değdirerek ölçtü ve bileğiyle güğümü somyanın paslı demirine çekti. Okunmuş tülbendi yastığın altından çıkardı. Köşedeki hurcun dibinde sakladığı merhem kavanozunun ağzına bastırıp ters çevirdi. Uzun yağmurların ardından bastıran sıcaklarda, üşenmeden, nerden bakarsan altı aylık yetecek kadar küfeler dolusu kurumuş akçıl mantar toplar, zeytinyağında kavurup elekten süzdürür, tavşan ya da sincap bulamadıysa bahçedeki kurdun safrasıyla karıştırır, okunmuş cam kavanozun içinde, kümeste kuluçka sıcaklığında günlerce bekletirdi. Kokusunu hissetmeyecek kadar benimsemişti artık. Rengi de pek bir şeye benzemezdi. Gerçi kıvamını tutturmak için kaşığı içine daldırdığı hiçbir an, ümit etmenin aslen vazgeçmekten ibaret bir şey olduğunu, ne zehir gibi kokusu, ne de acımtırak tadı hatırlatırdı ona.

16 Ağustos 2011 Salı

Somali Açıklarında Edebiyat



Nuriddin Farah ve 'Başka Bir Entellektüel' Olmak

Ceren Yartan
Sıcak Nal, Ocak-Şubat 2011, sayı 6.

 Yıllardır ülkesinden ayrı yaşayan bir akademisyen olan Jeebleh, yirmi yıl sonra çocukluğunun geçtiği şehre, yani Mogadişu’ya gelir. Amacı, nasıl öldüğünü bile tam bilmediği annesinin mezarını bulmaktır. Beklentilerinin aksine havaalanında ne yakınlarını sevinçle karşılayanlar ne de onları uğurlamak için despedida geleneğini yerine getirenler vardır. Uçaktan iner inmez, milislerin açtığı bir yaylım ateşinin ortasında kalır ve bir çocuğun serseri kurşunlarla can verdiğine tanık olur. Yaşadığı şehir New York City’den ülkesindeki gelişmeleri izlemiş olan Jeebleh, Somali’nin en büyük probleminin etik ve sorumluluk yoksunluğu olduğunda karar kılmış gibidir. Havaalanındaki insanların çocuğu kurtarmak ya da milisleri engellemek için hiçbir şey yap(a)maması, hatta bunun neredeyse normal karşılanması bu düşüncesini destekler, fakat aslında kendisinin de bu çaresiz grubun içinde yer almış olması da Jeebleh’nin ahlaki duruşunu okura sorgulatmaktadır.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Postfeminist Bir Edebiyat Fanzini: Cin Ayşe!



Anita Sezgener ile Söyleşi

   Sıcak Nal, Mayıs-Haziran 2010, sayı 2.
  
  İlk sayısı 2008’de yayımlanan Cin Ayşe, afili bir ‘kültür sanat edebiyat fanzini’. Beat Kuşağı Kadınları’na ayırdığı, özenle hazırlanmış hacimli ve iddialı dosyasıyla koleksiyonluk bir cilt olan dördüncü sayısı, geçen hafta (Nisan 2010) yayınlandı. Değme ‘basılı’ dergide göremeyeceğiniz “Kadınların dadası” ve “Beden sanatı” dosyaları da önceki sayıların çarpıcı verimleri arasında. Sessiz sedasız yürüyen bu cesur girişim tam bir alternatif kültür yayını. Merakla sözü Cin Ayşe’nin kalbi Anita Sezgener’e bırakıyoruz...


SICAK NAL: Cin Ayşe’nin macerasını anlatsan diyoruz öncelikle: nasıl doğdu bu fikir, nasıl bir derginin eksikliğinin hissedildiğini düşündün(üz) de Cin Ayşe doğdu? 

ANİTA SEZGENER: Feminizmle tanışmam Amargi ile oldu. Amargi’nin çalışmalarından uzaklaştıktan sonra -istekli bir çekilmeyle- bir süre tortop durdum. Ne kadar örgütlülüğü önemsesem de, sanırım huy itibarıyla tekilliklere daha yakınım. Cin Ayşe’yi çıkarma düşünceleri sonrasında olgunlaştı. Amargi deneyimi kadınların bağımsız örgütlenmesinin önemine iyice ikna etmişti beni. Böyle olunca da Cin Ayşe (sadece kadınların yer alacağı bir dergi fikri) doğal olarak kadınların görünürlük projesi olarak ortaya çıktı. Bu, bir pozitif ayrımcılık problemi. Aslında, erkek kotası koymak gibi yaklaşımlar da mevcut ama biraz çekindim bundan sanırım. Şu görüntü geliyordu gözümün önüne: Ayşe ile Suna arkada, atlı arabayı Ali sürüyor, “Manzarayı bırak da biraz biz seyredelim” diyen Ayşe öne geçiyor, Ayşe sürmeye başladığında Ali sürekli direktifler veriyor ona. Ayşe Ali’ye “Arkaya geç” deyince Ali ilkin itiraz ediyor, sonra gönülsüzce arkaya geçiyor, ama bu kez de arkadan karışmaya kalkışıyor. 

30 Temmuz 2011 Cumartesi

9. Sayının Açılış Yazısı, dizgi hatalarından arınmış versiyonuyla Sıcak Nal blogunda:


Gerçek Ezber: Ezbere Gerçeklik

Ali Karabayram
Sıcak Nal, Temmuz-Ağustos 2011, sayı 9.
Anselm Kiefer, La Berceuse (for Van Gogh), 2010
Gerçeklik efektinin kurulduğu zemin, bilhassa yirminci yüzyılın ikinci yarısında, özellikle de sosyo-politik etkilerin görsel sanat alanındaki opak dokusunu algıda donduran, ama bunu yaparken de yüzeyi tüm koşullayıcı idrak kalıplarının geçirimsizliğinden sakınarak yapıtı yoruma açan bir alana dönüştü. Bu alan, gerek görsel soyutlamanın en uç biçimlerinde gerekse pop-art gibi uygulamaların “zahiri” çıplaklığında, yorumun anlam içeriğinden ölçek mefhumuna kadar türlü süreçlerde katmanlandığı bir serbest dolaşım bölgesi gibi, tüm aykırı, angaje, heveskâr ya da öncü taleplerce kat edildi. Ve tabii kullanılan materyal. Warhol’un bilet koçanlarından poligraf traselerine, Basquiat’nın akrilik emülsiyonlarından Schwitters esinli delik kovalarına, Cucchi’nin transavangard duvar kaplamalarından Twombly’nin kaligrafik dekupajlarına kadar onlarca malzemenin işlendiği özdeksel bir alana da dönüştü. Malzemenin dokusunu dönüştüren yorumsama çabası ve işleme tekniklerinin gerçeklik düzlemini kimi zaman politik kimi zaman sanatsal bir marj lehine aşındırması, politik tarafgirliği siyasi alana veya sanatsal dahli artistik bir “yeşil hatta” hapseden reel sınırları da tahrip etti. Gerçeklik algısının programatik işleyişi bozuldukça, görsel sanat alanında da rüstik doğalcılıktan post-endüstriyel malzeme bilgisine dek birçok kavramsal bağdaşıklık çözüldü, dağıldı. Gerçekliği yerleşmiş kodlar skalasındaki bir çarpıtma olarak tartışmayı amaç edinen bu yazı, özünde, kabaca yukarıda sözü edilen tarih aralığında ürün vermeye başlamış Germen kökenli bir ‘triumvir’, Anselm Kiefer, Gerhard Richter ve Georg Baselitz ekseninde yol alan bir mütalaa gibi okunursa, hiç değilse tarifsiz kusurlarının sebebi anlaşılacaktır.

19 Temmuz 2011 Salı

9. Sayının Sunu Yazısı:

EZBERE GERÇEĞİNİ UNUTAN ÇOCUK

Yeni edebiyatı, deneysel edebiyatı, farklı arayışları peş peşe sorguladığımız sayılarımıza, bu kez de nesirde merkezi masaya yatırarak devam ettik. Öncelikle Türkiye öykücülüğünde nasıl bir “ezbere gerçekçilik”, tek öykü yazma biçimi gibi dayatıldıyı araştırdık.

1980'lerin sonları, 1990'lı yılların başlarında Türkiye kültürel ikliminde genel bir canlanma, kabuğunu kırma eğilimi görülmüştü. Düşünce alanında, sosyalbilimlerde, görsel sanatlarda, sinemada, diğer disiplinlerde ve tabii edebiyatta bir çeviri artışı, dünyayla bağlantıda gelişme kendini göstermişti. Özellikle postyapısalcı teoriyle artan tanışıklık ve dünya sanat tarihine dair farkındalıktaki gelişme; sanatta deneysel, sınıraşan, disiplinlerarası, form anlayışını tümden yeniden ele almaya kalkışan girişimlerde bir canlanmayla sonuçlanmıştı. Hem öyküde, hem de (o yıllarda henüz piyasa tarafından esir alınmadığı için bir edebiyat türü olduğu genel kabul gören) romanda ayrıksı stiller, deneysel bir neşe görüldü kısa bir süre. Heyhat, çok geçmeden vasatistan, devrimi ele geçirdi... 1990'ların ortalarından itibaren özellikle öykü bir memuriyet alanı olarak çevrelendi. Çitlerin içinde kalmak koşuluyla belirlenmiş dallarda belirlenmiş kriterlere uygun olarak maharetlerini gösteren öykücüler, öyküler üretildi. Bu duruma da 'öykü patlaması' dendi; ironiyle okumaya müsait bir şekilde -öykünün berhava olması anlamında galiba. İşte Selçuk Orhan'ın, Melike Koçak'ın yazıları böylesi bir toplu donakalmaya karşı ne yapılabiliri araştırırken merkezin işleyişini, normun çatılışını araştırdılar. Ali Karabayram ezbere gerçekçiliği özellikle görsel sanatlardan yakaladı. Sık sık sayfalarımızda yer verdiğimiz “ZZZ Kuşağı” temsilcisi Tao Lin, romanın geleceğini tartışmasıyla dosyaya eklendi. William Gaddis'i ise giriş mahiyetinde tanıtmaya ihtiyaç duyduk, daha sonra detaylı tartışmak üzere.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Kutsal’ın Londra’daki Çiftliği


Melida Tüzünoğlu
Sıcak Nal, Mart-Nisan 2010, sayı 1. 


Genel Cerrahi

Dolma sarmaktan şişen parmaklarının arasındaki dolma kalemden birkaç damla mürekkep akıyordu. Akan mürekkep üzerinde kayak takımlarıyla kayan Ümit ustanın karnında bir doğum lekesi, annesininse hiçbir zaman yıkamaktan bıkmadığı yemek takımlarının üzerinde limon lekeleri vardı: analog bir devre, bir damla mürekkep ve asma yaprakları. Bir öykü kendini anlatmaya başlıyor, sütlü İngiliz çayları içiliyordu.

Bir gün Ümit’in annesi, sevincinden bir tepsi dolma sarmıştı.
Sardığı bir tepsi dolmayı lokantada şef olan oğlu Ümit’e yedirmişti.
Yedirdiği dolmalardan artakalan yapraklardan bir defter yapmıştı. Çalışkandı

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Yusuflamalar


Makbule Aras
Sıcak Nal, Kasım-Aralık 2010, sayı 5.


I.                    duk

 Yürüyorduk. Bizdik. Oydu. Biz biliyorduk. O bilmiyordu. Biz, onbirdik, o tekti. Biz, sessiz bir sonun başına, avımızı sürükleyen on bir kanatlı kuştuk. Yürüdükçe kara kanatlarımız gölgesine çekiyordu onu. Başını kaldırıp gökyüzüne bakıyordu o, bir bulut arıyordu, belki  şah damarı tık tık atıyordu. Hiç konuşmuyorduk, başlarımız gölgelerimizin içinde öylece yürüyorduk. Onun sonunu, ona yazdığımız sonu ezber ediyorduk içimizden. Sonu yazmak bizim hakkımızdı, o sonradan gelendi, sonradan gelip başa geçendi. Yürüyorduk, yürüdükçe gölgelerimiz de büyüyordu, sonun sevinci ellerimizi titretiyordu, dişlerimizi kenetliyordu. Kuyuya az kalmıştı. Sonunun geldiğini seziyor muydu, tek soru sormuyordu. Gölgelerimizi birbirine yaklaştırıyorduk, onu karanlığımıza çekiyorduk. Kuyunun başındaydık sonunda, arkasını dönmedi, tek bir söz çıkmadı ağzından. Bir hamlede bitti işi. Yalnız uzun bir ahhhhhh!!!!!!!!!!!kuyudan taşıp kulaklarımızı yaktı.

 Bir gömlek, bir ceylan, üç beş damla kandı gerisi. Babamızdı. Yakup’tu. Gözyaşlarıydı. On bir kanatlı kuştuk. Bizdik. Onun yokluğuydu.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Candace

Tao Lin
Sıcak Nal, Temmuz-Ağustos 2010, sayı 3, çev. Ilgın yıldız.

Ben arabayı sürüyorum; Chrissy yolcu koltuğunda oturuyor; eskiden sevgiliydik.
“Tokyo’da nereye gideyim?” diyor, “Heyecanlıyım.”
“Candace,” diye düşünüyorum. Hatalı ve geri döndürülemez bir sol yapıyorum; şimdi restorana gidiş on dakika uzadı.
“Tokyo’ya gittiğinde ne yaptın?”
“Ne?” diyorum. Bu insanla konuşmak istemiyorum, buna rağmen onunla akşam yemeği yemeyi kabul ettim. Bir tuhaf hissediyorum.
“Tokyo’da ne yaptın?” diyor. “Nereye gittin?”
“Bilmiyorum,” diyorum. “Bir tuhaf hissediyorum.”
“Tokyo’da yemek yedin mi?” diyor Chrissy.
“En sevdiğin yirmi yemek nedir?” diyorum.
“Neden yirmi?” diyor. “Neden on değil?”
“İnsan psikolojisine karşı tutkulusun,” diyorum.
Beni duymuyor; çok yüksek sesli bir gürültü çıkarıyor. Ne olup bittiğini bilmiyorum. İnsan psikolojisine karşı tutkuluyum. İnsan psikolojisine karşı tutkulu olan benim, o değil. Ben iyi bir insanım. Tom Hanks’ten nefret ediyorum. Tom Hanks’den nefret ediyorum gibi bir şey. Candace’in çalıştığı sinemada çalışıyorum.

26 Haziran 2011 Pazar

Aslı Tohumcu ile Söyleşi



Artık tiksinmeden yazamam
Sema Aslan
Sıcak Nal, Mayıs-Haziran 2010, sayı 2. 

Aslı Tohumcu’nun sınırda gezinen kadınların hikâyelerini anlattığı kitabı Şeytan Geçti, İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. İlk kitabı Abis’le zaten tüylerimizi diken diken eden Tohumcu, Şeytan Geçti’de dehşet duygusundan ziyade, ‘karmaşa’yı odağına alıyor gibi. Hikâyeler can acıtıcı ve hatta yer yer tiksinç- elbette öykü kişilerinin içine kısıldıkları kapan, tiksinç. Fakat buna rağmen, herkesin hikâyesini kendince yaşadığı ve bu noktadan bakıldığında her hikâyenin bir savunması olabileceği bilgisine –ve belki de ‘trajedisi’ne– yaslanan hikâyeler, katil ve kurban ayrımını yapmayı güçleştiriyor; katil ve kurban bazen yer değiştiriyor ya da aynı anda aynı kişinin özünde birleşiyor. Ölmek, öldürmek ve ölüme direnmek, yazarın temel meselesi. En ‘masalsı’ ve kişisel diyebileceğimiz kitabı Yok Bana Sensiz Hayat da sonuçta ölüme isyan ve direnişi anlatıyor, acıtıcı gerçekle bir tür düelloya tutuşuyordu. Abis, adından menkul, güneş görmeyen, umuda uzak bir kitap. Şeytan Geçti, Aslı Tohumcu’nun karanlık sulara demir attığını tescilliyor ama o sularda şiddetli dalgalar yaratacağını da sezdiriyor.

22 Haziran 2011 Çarşamba

Çakmak


Umut Y. Karaoğlu
Sıcak Nal, Ocak-Şubat 2011, sayı 6.

    Yine kimse görmüyor. Sağından, solundan, üzerinden geçip giden insanların hiçbiri varlığının farkında değil. Hatta sahibi bile. Annesi tarafından reddedilmiş bir panda yavrusu gibi, ne olduğundan, nerede bulunduğundan habersiz öylece yatıyor yolun ortasında.

     Sabahtan beri beşinci oldu. Öbürlerinden daha dirençli görünüyor ama pek şansı yok bunun da. Az sonra üzerinden geçecek onlarca tekerleğin altında azar azar, arkasında hiçbir iz bırakmadan yok olup gidecek. Yazık. İyilikten, güzellikten başka bir şey getirmeyecekti sahibine oysa.

    44 saniye önce doğdu, gördüm. Sahibinin önünde bekleyen adamın seyrek saçlarının rüzgarla sallanmasından, iki saç telinin birbirlerine değip değip ayrılmasından doğdu. Arkadaki kafeden süzülüp gelen ağırkanlı bir melodiyle; yolun karşısındaki çiçekçiden dağılan baygın bir kokuyla ve az önce yediği şekerin damağında bıraktığı tatla olgunlaştı sonra da. Boynundaki tatlı bir kaşıntıdan derisinin altına geçip tüm vücuduna yayılmak üzereydi ki 3, 2, 1. Yürü kayıp düşüverdi yere.

19 Haziran 2011 Pazar

Kremle ve Tersten


İbrahim Halaçoğlu
Sıcak Nal, Mayıs-Haziran 2010, sayı 2.


1. Koğuş nöbetçisi herkesin dışarı çıkması için ağzının içinde beklettiği salyaları dişlerinden dudaklarına doğru uzata uzata bağırıyor. ‘Koğuşu boşaltın lan pezevenkler.’

2. Akif 37 nolu yatağının üstünde sırtını kamburlaştırarak yorgan katlıyor. Yorganın içi: tandırda yeni pişmiş köy ekmeği. Üstü kabarık ve gergin.

3. Komutanlardan biri gelsin, yorganın yanında birazcık bağırsın, korkudan sönebilir yorgan ve Akif’in çarşısının kilitlendiğini söyleyen kağıdın ‘neden’ hanesinde disiplinsizlik yazabilir. Çarşısı kilitlenen Akif tıraş olurken burnunun altındaki beni hırpalayabilir. Siyah benden koyu kırmızı kan akabilir.

4.Akif kamburunu biraz daha çıkartıyor, yorganını nizami katlıyor.


Bir ses:

- Ulan çaktığım, yorganın anasını dilledin.

 Akif sabahları konuşmuyor. Er ve erbaş arkadaşları ona küfür buketleri savurabiliyorlar. Akif yine de konuşmuyor. Gözleri irinli bir sabahı öper gibi uyanıyor. Beni terden parlıyor, ağzının kuruluğu damağıyla dilini kaşıyor ama Akif yine de konuşmuyor.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Sıcak Nal Kitapları: Yaygaracı Ruhlar - Hayatın Peşinde

YAYGARACI RUHLAR 

ILGIN YILDIZ, 22 Ağustos 1980 tarihinde Ankara'da doğdu. Halkla İlişkiler ve İngiliz Edebiyatı öğrenimi gördü. İlk öyküsü 2003 yılında “Varlık” dergisinde yayımlandı. Öykü, çeviri, röportaj ve makaleleri çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanan yazarın ilk kitabı, “Yaygaracı Ruhlar”

Yaygaracı Ruhlar, Ilgın Yıldız’ın ilk öykü kitabı ve aynı zamanda, Komşu Yayınları’nın öykü ve romanlar yayımlayacağı “Sıcak Nal” dizisinin ilk kitabı. Komşu Yayınları, şiir kitaplarını da “Yasakmeyve” dizisinden yayımlıyor. 

Ilgın Yıldız, Yaygaracı Ruhlar'da, büyülü gerçekçi bir dil kullanıyor. Hiçbir kalıba sığdırılamayacak insan varoluşunun yaygaracı doğasında gezinen öyküler, insana ve hayata dair gizleri çözmek yerine, çoğaltıyor.

16 Haziran 2011 Perşembe

Noah Cicero Söyleşisi

  
   Tao Lin, çev. Ilgın Yıldız


   Tao Lin: Barack Obama Treatise isimli kitabın hakkında ne söylerdi?

  Noah Cicero: Barack Obama, yüzünde o tuhaf (sanki az evvel osurmuş gibi) sırıtışıyla kürsüye çıkardı ve herkese şöyle derdi, “Dün gece Noah Cicero diye birinin bir kitabını okudum. O tam bir Amerikalı. İyi bir Amerikalı. Bir Amerikalı. (Alkış) Amerikalılar hakkında bazı tatsız şeyler söylüyor. Umudunu kaybedenleri özetleyen bir tip. Fakat yaklaşık beş kişiye sağlık hizmeti sağlayacak sağlık programımla böyle düşünceler ortadan kalkacak. (Alkış) (Barack Obama gülümser) Amerika bir zamanlar sahip olduğu süpergüç statüsünü yeniden kazanacak; İsa sizi seviyor. (Alkış) (Barack Obama bir yudum su içer.) Noah Cicero’nun problemi, inanılabilecek değişime inanmaması çünkü bunun bir totoloji olduğunu ve hiçbir anlama gelmediğini biliyor. Bakın, ben Harvard’da okudum ve totolojinin ne demek olduğunu biliyorum. Ve hiçbir anlama gelmediğini. Fakat siz bilmiyorsunuz. Sizi kandırıyorum. Siz aptalsınız. (Alkış) Pek çok kez her şeyi bir kenara bırakıp mavi yakalı olmayı, ellerimle bir iş görmeyi, normal bir insan olmayı düşünmüşümdür. (Barack Obama seyirciler arasındaki sendika delegelerine doğru bakıp gülümser) Fakat daha yükseğe çıkmaya karar verdim, başkan olmak ve bu küçük ümitsiz insanlara yardım edebilmek için ve tıpkı Hillary ile McCain gibi, hayatımda bir gün bile gerçekten çalışmadığım için. Hımm… Bilmiyorum. Amerika’yı seviyorum ve Noah Cicero iğrenç, onu vurmalılar; ifade özgürlüğünün buna neden izin verdiğini anlamıyorum (Alkış.)

14 Haziran 2011 Salı

Kuşları Yemek


Margeret Atwood
Sıcak Nal, Mayıs-Haziran 2010, sayı 2.

 Kuşları yedik. Onları yedik. Gırtlağımızdan yukarı yükselip ağzımızdan patlayarak çıkmasını istedik ötüşlerinin, bunun için, onları yedik. Kuştüyleri filizlensin istedik etimizden. Onların kanatlarını istedik, onlar gibi uçmak, bulutların ve ağaçların üzerinden süzülmek istedik, bu yüzden  onları yedik. Mızraklar sapladık, sopalarla dövdük, ayaklarını yere yapıştırdık, tel kafeslere koyduk, kor kömürlere attık ve bunların hepsini sevgi için yaptık, çünkü biz onları sevdik. Biz onlarla bir olmak istedik. Biz tıpkı onlar gibi temiz, pürüzsüz ve güzel yumurtalar vermek istedik, eskiye dönüp genç ve kıvrak olduğumuz ve bütün sebep sonuç ilişkilerinde masum olduğumuz zamanlarda, onları yemek borumuza tıkadık, kuştüylerini ve her şeylerini, ama işe yaramıyordu, şarkı söyleyemiyorduk, onlar gibi içimizden gelerek, uçamıyorduk, duman ve demir olmadan, yumurtlayamıyorduk, bunun için küçük bir şansımız bile yoktu. Biz yerçekimine saplanmışız, biz toprağa bağlıyız. Bizim bileklerimiz kan içinde, biz kuşları yedik, biz kuşları çok uzun zaman önce yedik, biz kuşları hala hayır deme gücümüz varken yedik.

Margeret Atwood, 2007, The Tent, Bloomsburry Publishing, London.        
Türkçesi: Melida Tüzünoğlu

11 Haziran 2011 Cumartesi

Edebiyat Dünyasının Paradigması Nereye Düşer Ey Özne?



Melike Koçak
Sıcak Nal, Mart-Nisan 2011, sayı 7, Takip. 

  Notos dergisi, Şubat-Mart 2011 sayısında “Çağdaş Türk Edebiyatında En İyi 40 Şey” başlıklı soruşturmasının sonuçlarını yayımladı. 181 kişinin 5’er seçimle katıldığı bu soruşturmanın sonucundaki  “...40 şey” sırasıyla şöyle:

  Nobel Edebiyat Ödülü'nün Orhan Pamuk'a verilmesi - Nâzım Hikmet - İkinci Yeni - Sait Faik ve Alemdağ'da Var Bir Yılan - Oğuz Atay ve Tutunamayanlar - Varlık dergisi - Hasan Âli Yücel ve MEB Tercüme Bürosu - Yaşar Kemal - Ahmet Hamdi Tanpınar - 1950 Kuşağı Öykücüleri - Garip Akımı - Can Yayınları - Orhan Pamuk - Yapı Kredi Yayınları - Bilge Karasu - Yeni Dergi ve De Yayınları - Türk Edebiyatını Dışa Açma (TEDA) Projesi- Yusuf Atılgan ve Anayurt Oteli - Edebiyat Dergilerinin Çeşitlilik Kazanması - Enis Batur - İletişim Yayınları- Kitap Ekleri ve Radikal Kitap - Varlık Yayınları - İhsan Oktay Anar - Hasan Ali Toptaş - Metis Yayınları - Memet Fuat - Adam Öykü - Sanal Ortamda Edebiyat - İnce Memed - Kitap Fuarları ve TÜYAP - Orhan Veli Kanık - Edip Cansever - Fazıl Hüsnü Dağlarca - Türkiye’nin Frankfurt Kitap Fuarı’nda Onur Konuğu Olması – Memleketimden İnsan Manzaraları - Murathan Mungan - Nurullah Ataç - Orhan Kemal - Roman Patlaması

  Soruşturma, gazetelerde haber olarak yer aldı. Sanırım esaslı denebilecek ilk değerlendirme, Radikal gazetesinin 6 Şubat 2011 tarihli Hayat ekinde yapılmış; burada, soruşturmaya katılan/katılmayan eleştirmen, yazar ve şairlerin görüşlerine yer verilmişti. Başlık: “Kadın Yazarlarını Yok Sayan Bir Edebiyat”tı.  Ardından ”Notos Öykü'nün 181 kişiye sorarak hazırladığı 'Çağdaş Türk Edebiyatında En İyi 40 Şey' listesinde ödüller, dergiler, pek çok yazar, şair var ama hiç kadın yok. Neden yok? Sorumuza yanıt verenler, edebiyat dünyasındaki erkek egemenliğine işaret ediyor.” denmişti. Görüşler, başlıktan da anlaşılacağı üzere, 40 şey’in içerisinde kadınların olmaması üzerine yoğunlaşmıştı.