"Sıcak Nal" kapıya asılmaz!


İki Aylık Edebiyat Dergisi

10 Ekim 2011 Pazartesi

Kulak

Ilgın Yıldız
Sıcak Nal, Mayıs-Haziran 2011, sayı 8.


Herkes görüyor sizi, onu yaparken, ne yapıyorsanız.
Kulak. Kulakla yaşadığım şey buna benzer bir duygu veriyor bana.
O gün telefonla veya bizzat kapıma gelerek bana ulaşan kişiler, bilmemeleri gereken bir şeyler biliyorlardı. Kulağı bilmeleri ihtimali bile, bu ihtimal bile beni ürkütmeye yetiyordu. Gerçekten bildiklerini bilmek ise beni uçurumun kenarına götürebilirdi. Şimdi uçurumun dibinden yukarı bakıyorum. Ama gördüklerime inanmıyorum.
Bir kulak yüzünden öldüğüm için zavallı addediyorum kendimi şimdi. Bir zavallı. Gülümsüyorum.

Telefonun ahizesini, o kulağa değil, diğerine dayayarak konuştum önce. Günlerce.
Bir gün, bir arkadaş, sesimin tuhaf geldiğini söyledi.

- İyi misin?
- Evet. Noldu ki?
- Bilmem, sesin bir garip.
- Nesi garip?
- Garip. Üzgün gibisin. Bir şey mi oldu?
- Hayır, hiçbir şey olmadı.
- Emin misin?
- Evet, eminim.
- Bir şey olduysa…
- Hayır, bir şey olmadı. Yok!
- E, niye kızıyorsun ki?
- Kızmıyorum, bir şey olmadı diyorum.
- İyi, iyi, bir şey olmadı.
- Niye ısrar ediyorsun ki?
- Ben ısrar etmiyorum, sen ısrar ediyorsun.
- Sen sormuyor musun sabahtan beri “Bir şey mi var,”, zart zurt, bir susmadın, yok bir şey diyorum, hâlâ devam ediyorsun.
- Allah allah, iyi be, bir şey demedik, sesin bir tuhaf dedim sadece, ne diye patlıyorsun ki?
- Asıl sen patlıyorsun, şu haline bak, çıkardığın sesi duyuyor musun?
- Ne varmış sesimde?  Sen kendi sesini duyuyor musun? Bangır bangır!
- Sen kendi sesine bak! Sabahtan beri yok iyi misin, yok bir şey mi oldu, yok sesin tuhaf geliyor, bilmem ne…
- İyi ya, kapat telefonu, hadi yeter! Manyak gününde misin nedir…
- Sen kapat asıl, sensin manyak, hayvan herif, konuşmayı öğren, biraz had bil had!
- Sen haddini bil, ruh hastası pezevenk, kimsin lan sen?
- Sen kim oluyorsun lan? Hayvanoğlu hayvan, pezevenk de sensin! Pezevenk ne it oğlu it? Kapa lan telefonu!
- Sen kapa sik kafalı! Herkes senin dediğini mi yapacak, amcık ağızlıya bak, iyi misin diye sorduk ebemizi sikti!

… dedi, sonra kapadım ben telefonu. Gerisi de vardı elbet, ama bunu kafamdan uydurup yazamam. Hayal ürünü olur.
Telefonu kapadıktan sonra gittim ilk iş, kulağa baktım aynada. Ahizeyi dayamadığım kulağa. Her zamanki, aynı kıvrım, aynı meme, aynı delik. Ne iş?
Sesim neden tuhaf gelsin, ahizeyi ona dayamadığımda? Bağırdım: “AAAAA!!!”
Sesim bir garip falan değil. Herkes mi sıyırtmış?
Gittim, kendime bir bira açtım. Duvardaki saate baktım, 10.23’ü gösteriyordu. Gideyim, eşofmanlarımı çıkarıp günün başladığını beyan eden bir şeyler geçireyim üstüme istedim. Sonra üşendim, birayı içtikten sonra yaparım, dedim kendi kendime.
Sol el biranın buz gibi tenekesinde, sağ eli unutmuşum. Gitmiş kulakla oynuyor. Hem de memesiyle. Bunu fark eder etmez,
        “İndir lan!” dedim. “İndir lan!”
El indi, gitti bir sigara çıkardı. Sol el, bira kutusunu sehpaya bıraktı, gitti çakmak arandı. Sehpanın üstündekiler: bira kutusu, sigara paketi, kumanda, makas. Sol el çakmağı kumandanın altında buldu, sağ el o ara sigarayı dudakların arasına kondurmuştu, sol el çakmağı ateşledi, tamamlandı her şey.
Son.
Sağ ele daha fazla görev verdim. Solak olduğumdan biraz zorlanarak, sigarayı dudaklardan indirip dudaklara bindirme, götürüp kül tablasına silkeleme hareketini sağ ele yaptırmak zor oldu, çok zor.
Sigara zorlana zorlana dibine inerken, gözüm yine saate takıldı. “Biraz erken açtım birayııııı!!” dedim yüksek sesle. Sesimi denetliyordum, pekâlâ da normaldi, bir gariplik yoktu. Ne diye olsundu? Ne biçim dünya. Ne biçim.
O ara, ben biçimi miçimi düşünürken olan oldu, baktım, sigaralı sağ el gitmiş kulağa yapışmış. Deliğini kurcalıyor.
“Aaaaa!”
 diye haykırdım. “Napıyorsun ya!”
Sigara, ben yerimden fırlamış bağırırken, kıvılcımlar saçarak yere düştü. Koru fırladı gitti koltuğun yanına, tam duvarla birleştiği kısımdaki incecik yarıktan aşağı.
“Hay ağzına…”
Zil çaldı.
Olduğum yerde durdum.
Zil çaldı.
Olduğum yerde durdum.
Zil çaldı.
Gittim, açtım kapıyı. Karşı komşu önümde dikiliyor.
- Sesleri duydun mu evladım?
- Neyi bey amca?
- Sesleri sesleri. Duymadın mı?
- Allah allah, ne sesi bey amca ya ne sesi?
- Niye kızdın evladım? Kavga gürültü sesler geliyor.
- Ne kızayım bey amca, kızmadım tabii, olur mu öyle şey? Yok, duymadım, ne sesi?
- Ben de onu soruyorum ya, ne sesleri bunlar?
- Ne bileyim ne sesi, duymadım diyorum amca, hiçbir şey duymadım.
- Fesuphanallah, gümbür gümbür, ortalık yıkıldı oğul, sen nasıl duymadın?
- Duymadım diyorum, sen bir diyorsun sesleri duydun mu, bir diyorsun nasıl duymadın, ne biçim iş böyle ama amca, ne soruyorsun anlamıyorum.
- Oğlum, ne kızıyorsun, diyorum ki sesleri duydun mu diyorum, sen de ters gününde misin nedir.
- Amca, yürü git be, ne diyorsun belli değil, ne kızacağım sana ya, anlamıyorum ne diyorsun, duymuyorum diyorum, DUY-MU-YO-RUM!
- Fesuphanallah, ne dedim ben şimdi yahu anlama----


… dedi, kapıyı kapadım, duvarın kirişi dökülüverdi.

Biraz durdum kapının dibinde, amca söylene söylene evine girdi, kapadı kapıyı. Ne iş anlamadım.
Yavaşça açtım kapıyı. Aralıktan biraz baktım, koridora göz gezdirdim. Ortalıkta çıt çıkmıyor. Ne sesi duyuyor bu amca? Söylene söylene, saydıra saydıra giderken takkesini yere düşürmüş. Nasıl fark etmedi bunu? Şimdi de “Tepemde bir boşluk hissediyorum” diye mi dayanacak kapıma?
İyisi mi hemen örtmek kapıyı, işi sağlama almak.
Ama o esnada olan olmuş. Sol elim kulağa yapışmış, kıvrımını yokluyor.
“İndir… İndir lan!”
diye haykırdım. Sesim koridorun çıplaklığında öyle bir patladı ki… Amcanın bastonuna dayanmış, pıtır pıtır salonundan çıkışını, hole erişip bok rengi kapısına uzandığını hissediverdim. Hemen kapadım kapıyı.
Bir süre dikildim öylece. Sessizlik. Gelen giden yok. Sonra bir anda zil. Adımlarını duymamışım amcanın. Duymuyorum.
Zil çalıyor. Açmıyorum. Zil çalıyor. Açmıyorum. Zil çalıyor. Açmıyorum.
Açmıyorum.
Söyleniyor, söylene söylene gerisingeri evine giriyor, kapıyı kapıyor. Takkeyi fark etti mi? Tepesinde bir boşluk hissediyor mu?
Eller titremeye koyuldu. Bir büyüyorlar sanki, bir titriyorlar. Belki aynı anda yapıyorlar bu hareketleri, kestiremiyorum.
Bir soğukluk, ayaklardan takkesiz başa.
Hızla banyoya gittim. Nedensiz yere buğulanmış aynayı koca ellerden biriyle sildim, ötekini cebime koydum, rahat dursun diye.
Gözleri sola döndürüp kulağa baktım. Daha doğrusu kulağın yansımasına. Olan biten bir şey yok, her zamanki, aynı kıvrım, memesiyle, deliğiyle orada duruyor.
“Ne yapıyorsun, ne iş?” diye fısıldadım. Taze silinmiş ayna buğusu, nefesimi yer yemez canlandı.
Şimdi kendimi göremiyorum, sadece kulağı.
“Yeter” dedim. Pozisyonumu bozmadan düşünmeye koyuldum: Hem bu ayna neden durduk yere buğulanıyordu? Belki kulağı yanlış gösteriyordu bana? Belki kulağı iş üstünde yakalayamıyordu? Sesimi tuhaf çıkartan, bey amcanın bahsettiği sesleri duymayan kulağı, büsbütün saf, büsbütün arınmış, böyle taraklarda bezi yokmuş gibi… yalan yanlış.
Hemen bozdum pozisyonumu, aynayı çivisinden söktüm çıkardım. Hole koşturdum, iki el de aynayı taşıyor.
Eller iş gördüklerinden kulakla ilgileri yoktu, bunu fark ettim yine, bir an. Holde, eller aynayı tutarken bekledim bir süre.
Bu anın tadını çıkardım.
Ağız bir sağa, bir sola oynadı. Gülümsemeye çalışan hareketlerde bulundu.
Sonra ağzın, sağa, bir tek sağa oynadığını fark ettim. Dengemi bulamıyorum. Bayılacak gibiyim.
Ağız kulağa doğru gidiyordu, gitti gidecek.
Aynayı tutma işini sol el üstlendi. Ötekiyle kapıyı açtım, aynayı kapının ilerisine, yere koydum. Amca takkeyi fark etmemiş. Onsuz yaşıyor şimdi, hiç böyle olmazdı ama. Saçları elektriklendi mi? Saçı var mı? Tepesi buz tuttu mu? Başında takkenin izi yaşıyor mu?
Kapıyı kapadığımda, burundan incecik bir koku süzüldü, ne olduğuna bir anlam veremedim.
Eller ceplerde, ağzı denetleyecek bir malzeme aramaya koyuldum. Gözlerle bunu yapmak zor oluyordu. Eşyaların üstünü tarayabilmeme rağmen, altlarında, içlerinde ne var bilemiyor, tahmin edemiyordum.
Bir ayakla koltuğun üstündeki poşeti yokladım, yuvarlak bir şey vardı içerde. Ayak içine daldı, parmaklar içerdeki şeyin üstünde gezindi. Hatırladım. Torbanın içindeki, yuvarlak abajur. Parmakları üzerinden çektim, ayağı torbadan çıkardım.
Bir abajurla ağzı denetleyemezdim, bu gün gibi açıktı.
İçeri, yatak odasına gittim. Sehpanın üstündeki koli bandına takıldım. Bununla ağzı denetleyebilirdim belki, ama bu işi başarmak için ellere ihtiyacım vardı. Önce ağıza görev verdim: Arka arkaya “İndir lan”ı söylemeye koyuldum yüksek sesle.
“İndir laan, indir laaan, indir laaaan!..”
Eller, bu nakarat eşliğinde, güvenle ceplerden çıktı, koli bandını kavradı. Sonra susturdum ağzı. Dişlerin yardımıyla bir yaprak bant kopardı eller, ağzın üzerine iyice, bastıra bastıra yapıştırdı.
Telefon çaldı. Eller ceplere dönmüş halde, memnun memnun salona gittim. Yine o koku. Telefon çaldı. Koku burundan içeri süzülüyor. Telefon çaldı.
Bunun nasıl bir koku olduğunu çıkartamıyorum. Telefon çaldı. Hole gidip gözetleme deliğinden dışarı baktım. Ortalıkta olan biten bir şey yok. Bey amca takkeyi almadığına göre. Evde başka başka, farklı renklerde, beyaz, kemik beyazı, kirli beyaz, şampanya rengi… takkeler… şampanya rengi takke . Bey amca, şampanya rengi takkeyi alırken ne dedi? “Şurdaki, yok yok, onun altındaki, hah işte, sağındaki, yok çok gittin evladım, biraz sola gel, orada işte yahu, gözün kör mü? Şampanya renkli olan. Hah, işte o oğul, onu ver bakalım.”
Peki amca. Telefon çaldı. Birayı sehpanın üstünde öylece bıraktığımı hatırladım. Gittim, koltuğa oturdum, eller cepte. Eller ceplerde. Birayı nasıl içeceğim? Ayağı uzattım sehpaya, biranın kutusu hâlâ soğuk. Yine o koku. Televizyon camından alevler yansıyor. Ne alevi bu? Gözlere inanmak zor. Sigara koru. Korun alevi. Gözlere inanmak çok zor. Gözler, aynayı buğulu, kulağı büsbütün saf görüyor. Amca takkeyi fark etmiş, onu bulup doğrudan eve gitmiş, tepesine yerleştirmiş olabilir. Başı buz tutmuyor, saçları elektriklenmiyor, şampanya rengi takke takmıyor. Bunların hepsi oluyor. Gözlere inanmak zor. Gözler, takkeyi koridorda görüyor. Televizyon camında yansıyan alevleri görüyor. Kulak. Kulak orada durup duruyor. Gözler, kulağı orada gösteriyor. Aynaya oradaymış gibi yansıtıyor. Ayna uzlaşıyor, gözlerle uzlaşıyor, kulağı kurtarıyorlar. Telefon çalıyor.
Telefonun hoparlöründen bir ses geliyor. Dumanlar çıkıyor. Ayak, bira kutusunu kurcalamaktan vazgeçiyor. Temkinliyim. Ağzın içinde, dile “İndir lan”ı söyletiyorum. Boğazdaki kasılmaları, dilin dişlere değip çekilmesini, “l” derken takla atmasını sağlıyorum. Ellerden birini bira kutusunun üstüne salıyorum. El, bira kutusunu kavrıyor, ağza götürüyor, ağız bantlı. Dil, dudakları yarıp dışarı çıkmak istiyor. Bunu bir türlü yapamıyor. El bira kutusunu bırakıp, pırıl pırıl parlayan makası alıyor. Makasın ucuyla bandın üzerinde minik bir delik açmaya çalışıyor. Minicik bir delik açarken üst dudağı yaralıyor. İnce bir kan süzülüyor. Yine o koku. Alevler. Telefondan yükselen ses.
- Affedersin lan. Ben çok üstüne gelim, herkesi haşlıyorum ben bu aralar. Tahammülsüzüm. Aç şunu ya, tepem attı bir an, özür dilerim. Aç gerçekten. Hadi gel aşağıdaki birahaneye gidelim. Gidelim mi? Gel lan, bira içelim. Aaa saat 11.00 daha. Hah hah hah! Saçmaladım ben. Hadi oğlum açsana şu telefonu. Açsana lan! Özür diliyoruz. Kaç kere özür dileteceksin hasta? Ne bu ayaklar? Ne bu sinir? Açsana lan, açsana amına kodu-----

biiip…. Sonrasını bilmiyorum. Anlatırsam hayal ürünü olur.
Alevler azarken ağızdaki küçük delikten birayı içiyorum. Çeneme taşan bira, üstüme dökülen bira. Zil çalıyor. Eli, ötekinin yaptığını yapmaya, cebe yolluyorum. Gidip gözetleme deliğinden bakıyorum. Bey amca, şampanya rengi takkesiyle. Yanında birileri daha var. Diğer insanlar.
Yerime dönüyorum. Koltuk yanıyor. Koltuğa oturamıyorum.
Ayakta duruyorum.
Bandın ardına hapsolmuş ağız kanıyor. Dili uzatıp temizlemeye çalışıyorum. Ayakta duruyorum.
Televizyon camına bakıyorum. Televizyon camı, kulağımı orada göstermiyor. Koltuğun alevleri, duvarları yalıyor. Ben ağzı yalamaya çalışıyorum.
Kula---ğım yerinde yok. Gözlerle kula--ğımı arıyorum etrafta.
Kula-ğım gitmiş. Gözler yalan yanlış. Gözlere inanmıyorum. Kulağımı arıyorum.
Kıvrımı yok, memesi yok, deliği yok.
Yok.

1 yorum: